Victoria dönemi, İngiltere Kraliçesi Victoria’nın tahta çıktığı 1837 yılından, ölüm yılı olan 1901’e kadar süren döneme verilen addır. Bu dönem, İngiltere’nin büyük sosyal, ekonomik ve kültürel değişimlere sahne olduğu bir zaman dilimidir.
Edebiyat ve sanat alanında da önemli gelişmeler yaşanmıştır. Charles Dickens, George Eliot, Thomas Hardy ve Brontë kardeşler gibi yazarlar, eserleriyle döneme damga vurmuşlardır. Bu dönemde, roman yazarlığı altın çağını yaşamış, toplumsal sorunlar ve bireysel mücadeleler edebi eserlerde işlenmiştir. PreRafaelit Kardeşliği gibi sanat hareketleri, sanat dünyasında yenilikçi ve estetik yaklaşımlar sunmuş, mimarlıkta Neo-Gotik stili öne çıkmıştır.

Bu tabloda iki taraf da fedakarlıkta bulunmuş olsa da kadının fedakarlığı ön plandadır. Sevdiği adam için dini ve toplumsal çevresinin zor durumda kalacağını bilse bile aşkı için bütün bunları göze almış fedakar bir aşık. Kadın, sevgilisinin koluna beyaz bir kol bandı takmaya çalışır.
Bu kol bandı katoliklerin dinine olan inancını simgeler. Ancak bu adam, inancına sadık kalmaya son derece karalıdır.
Başta kadının adamı inancından vazgeçirmeye çalışması bencillik gibi gelse de hiç kimse sevdiği adamı kendi elleriyle ölüme göndermek istemez. Sevdiğini koruma ve ona yardım etme arzusu aşkın en belirgin özelliğidir. Aşk, bencilliğin karşıtıdır; çünkü aşk, kişiyi kendi çıkarlarının ötesine taşır ve sevdiğinin mutluluğunu kendi mutluluğu olarak görmesini sağlar.
Biliyorsunuz ki insanlar için renkler birçok anlam ifade eder. Bu tabloda ressam John Everett Millais, çiftin arasındaki durumu kadının solunda, erkeğin ise sağında bulunan iki farklı çiçekle ifade etmiştir. Kadının tarafındaki mavi tonlu çiçekler erkeğin duruma karşı tepkisini yani inancı ve kararlılığı temsil etmektedir. Erkeğin sağ tarafındaki turuncu çiçekler ise nasturtium yani latin çiçeğidir. Bu çiçek bir mücadeledeki zafer anlamına gelir. Turuncu rengi de şefkat ve tutkuyu temsil eder. Bu iki anlam birleştiğinde kadının erkeğine karşı olan tutkuyu ve kurtarma arzusu ortaya çıkıyor.
İnancımız ve aşkımız karşı karşıya geldiğinde hangisi kazanmalı? Hayal kırıklığı ve çaresiz bakışlara karşılık veren kabullenmiş gözler, kadının yüreğinde hayatı boyunca saramayacağı yaralar açıyor. Üzüntüye verilmiş tatlı bir tebessüm, belki de bu hikayede erkeğin çaresizliğinin kanıtı oluyor. Sonuçta çaresizlik, beraberinde kabullenişi getirir, değil mi?
İçinde oldukları dönemde daha niceleri yaşanmıştır; yasak aşkın ve daha niceleri gözlerini umutsuzlukla kapamıştır. Bütün bunlar, bir soy ağacının kanlarımızda akıttığı zorunluluklardan olsa gerek. Tıpkı erkeğin ona verilmiş bir hediye gibi sıkı sıkıya sarılması inancına ve kadının gizli aşkına sahip çıkamaması gerçeği gibi.
Kadın, inançlarından vazgeçirmeye çalışarak sevgilisine bencilce bir tutum mu sergiliyor, yoksa sadece sevdiği insandan ayrı kalmak mı kalbini kırıyor? Fedakarlık mı bu tabloda işlenen, yoksa bencil iki insanın birbirini kaybetmeme çabası mı? Ne taraftan bakarsak bakalım, duygularıyla var olan varlıklar olarak bizi biz yapan, tamamlayan duygulara karşı elimize tutuşturulmuş, tabiri caizse “sen bu olmak zorundasın” denilmiş inançlarla kaybettiğimiz hayat değer mi?
Fatma COŞKUN, Bengisu YILDIRIM ve Semih İLBEY