Evet, konu Medusa; tarihin bizlere hikayesini kalıplaşmış bir şekilde anlattığı Medusa. Eminim çoğumuz, bakışlarıyla insanları taşa çeviren yılan saçlı kadının hikayesini duyduk; ama hangi açıdan?
Kendi çağında onun hakkında birçok şey söylendi: Ayartıcı kadın, yalancı, canavar, katil, tecavüz kurbanı. Görünüşe göre insanlar ve tarih sonuncusunu unutuyor.
Yunan Tanrılarının yeryüzünde hüküm sürdüğü zamanların birinde, gün doğumunda bir kız çocuğu gelmiş dünyaya. Bir titandan doğma fani bir kız. Ancak görkemli güçlere sahip olan ailesi, bir fani olduğu için onu değersiz görüp terk etmiş. Doğar doğmaz Deniz Tanrısı Poseidon tarafından harap edilmiş bir şehirde, sapasağlam kalmış bir tapınağın bahçesinde buluvermiş kendini.
Bu zavallı yetim, ancak Theia adında bakire bir rahibenin yardımı ile hayatta kalabilmiş. Kimsesiz rahibe Theia ise, bu küçük ve lanetli olarak bilinen şehirde geriye kalan tek şey olan Athena’nın tapınağını korumayı kendine neredeyse bir yaşama amacı olarak belirleyen biriymiş ve küçük kızı da böyle inançlı bir şekilde yetiştirmiş. Bundan böyle Athena’nın tapınağında bir rahibenin himayesinde büyüyen bu küçük kızın küçücük dünyasındaki en büyük amacı, tapınağı korumakmış. Rahibe onu görevine uygun olarak “Koruyucu” anlamına gelen “Medusa” ismiyle şereflendirmiş. Medusa, Theia’ya adına uygun yaşayacağına dair söz vermiş. Aradan geçen yıllardan sonra kız kardeşleri Stheno ve Eurayle Medusa’yı ziyarete gelmiş. Bu ziyaretler arttıkça kardeşlerin arasındaki bağ güçlenmiş.
Medusa büyüdükçe, dillere destan güzelliği herkese yayılmış. Gençlik dönemindeyken, günün birinde Kaderler rahibe Theia’nın sonunu yazmış ve tapınağı koruma sırası Medusa’ya geçmiş. Görevlerini layığıyla yerine getirmeye çalışan Medusa’nın monoton hayatı, bir gün Düzenbaz Tanrı Hermes’in onu ziyaret etmesiyle tüm sıradanlığını yitirmiş. Kaderlerin yazgısından haberi olan Düzenbaz Tanrı Hermes, bir gün yitip gidecek bu güzelliği görmek ve her zamanki gibi kendi egosunu tatmin edip kibir gösterisi sergilemek için Medusa’nın yanına uğramış. Ona hiçbir yanlışı olmayan, masum olan ama sonradan kral tarafından cezalandırılıp çirkin bir yaratığa dönüşen Minotauros’un hikayesinden ve bir gün Medusa’nın çok meşhur olacağından bahsetmiş. Gitmeden önce de Poseidon’un gözünün onun üzerinde olduğunu söylemiş. En başta Medusa için bunlar çok mantıksız gelmiş ve bunların hepsinin Düzenbaz Tanrı Hermes’in onu korkutmak için söylediği boş laflar olduğuna inanmayı seçmiş.
Birkaç hafta geçmiş ve her şey aynıymış. Medusa, bir gün her zamanki gibi deniz kenarında sabah yürüyüşü yapıyorken su gürüldeyip yukarıya doğru akmaya başlamış ve sonra suyun derinliklerinden kudretli bir siluet yükselmiş. Siluet bir elinde görkemli, altından üç oklu bir mızrak taşıyormuş. Medusa gelenin kim olduğunu anlamış. Poseidon, Deniz Tanrısı, Medusa’nın tam önünde duruyormuş. Medusa karşısında olanlara hayran kalmış; daha önce bir Olymposlu görmüş olmasına rağmen, Poseidon çok daha kudretli ve farklıymış. Medusa az önce olanların şokunu atlattıktan sonra ikisi kıyı boyunca biraz yürümüş. Poseidon sohbet esnasında Medusa’ya ufak temaslarda bulunmaya başlamış; bu temaslar Medusa’yı ürkütüyormuş. Medusa en sonunda Poseidon’un gözlerinde yanan o çirkin, müdanasız açlığı yakalamış. Poseidon’un niyetini anlamış; o konuşurken sadece onu dinliyormuş gibi yapıyormuş; ancak zihninde imkansız fikirlere acizce tutunarak çaresizce bir tür kaçış planı kurmaya çalışıyormuş. Bir tanrıyı onu kızdırmadan nasıl reddedebilirmiş? Poseidon onun Athena’nın bakire rahibesi olmasına da saygı göstermeyecek miymiş?
Ardından Medusa’nın aklında bir fikir kıvılcımlanmış: “Tapınak!” Orası kutsal ve aziz bir bölgeymiş, şüphesiz Poseidon onu kirleterek Athena’yı kızdırmaya cesaret edemezmiş. Tabii o zamanlar Medusa muazzam ölçüde naifmiş, düşünceleri de öyleymiş. Sonunda tapınağı Poseidon’a göstermeyi teklif etmiş ve tapınağa vardıklarında derin bir nefes alarak içinden “Artık güvendeyim, Athena beni koruyacak” demiş. Ama Poseidon, karşısında duran Athena’nın heykeline alaycı bir bakış atmış, ardından da “O aptal fanilerin, onun için neden bana sırt çevirdiklerini hala anlamıyorum, o zavallı küçük şehrin her santimini yerle bir etmekten çok keyif almıştım. Bu tapınak hariç. Bu tapınağı el değmemiş halde bırakmak beni hep rahatsız etti, anlarsın” demiş… Ve o utanmaz sırıtışını yüzüne yerleştirmiş. En sonunda Poseidon’un sözlere dökemediği niyeti Medusa’yı boğacak noktaya getirmiş. Poseidon’u Athena’nın Tapınağı’nda olması bile durdurmamış. Poseidon, Athena’nın Tapınağı’nda Medusa’ya tecavüz etmiş. Hayatı boyunca bakire kalması gereken rahibe artık bakire değilmiş ve bunun tek suçlusu Poseidon’muş.
Haberi alan Athena tapınağa gelmiş, adeta sinirden köpürüyormuş. Medusa kendini ne kadar açıklamaya çalışsa da Athena dinlememiş ve hem onu hem de onu savunan ablalarını lanetlemiş. Üçü de artık birer Gorgon’muş. Medusa’nın kardeşlerinden farkı ise kafasında saçları yerine bulunan, sürekli teprenip duran, kulağına kışkırtıcı cümleler fısıldayan yılanları ve bakışlarıyla insanları taşlaştırma özelliğine sahip olmasıymış. Bu olayların sonunda Medusa’nın hayatı geri dönülemez bir biçimde mahvolurken, Poseidon hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam etmiş; ne istese, ne pahasına olursa olsun onu almış ve hiçbir zaman yaptıklarından sorumlu tutulmamış.
Medusa’nın yaşadığı bu büyük haksızlık ona ağır gelmiş. Medusa, bu olanlardan sonra kendinden nefret etmiş, gözden ırak bir yerde yaşayıp karanlığa gömülmeyi dilemiş ama yıllar sonra birden Medusa’nın yanına sırf kötü şöhreti tarihe geçsin diye, çıkarları için uğrayıp “Tarihe bir kurban olarak mı yoksa korkulan olarak mı geçeceksin?” diye söylenen annesi ve kışkırtıcı yılanların fısıltıları Medusa’yı son raddeye getirmiş. Medusa o gün, fanilerin gözünün içine baktığında onları bir taş parçasına dönüştürebildiğini fark etmiş. Bundan böyle onun ve kız kardeşlerinin amacı, yaşadıklarının aynısını başkalarına yaşatan erkeklerin yeryüzünden bir taş parçası olarak ayrılmasını sağlamakmış; kız kardeşleri av ile eğlenir, Medusa da avı taşa çevirirmiş. Güçlü Medusa’nın namı zamanla her yere yayılmış; herkes Medusa’ya korkuyla bakar olmuş. O artık başkalarından korkan değil, kendisinden korkulanmış. O, Güçlü ve Yenilmez Medusa’ymış. Tam da annesinin ve yılanlarının istediği gibi… Zamanla yılanlarının fısıltıları yüzünden Medusa’nın gözünü hırs bürümüş ve kışkırtıcı yılanlarından başka kimsesi kalmamış.
Medusa tekrar bir mağaraya yerleşmiş; bu sefer bulunması zor bir yerdeymiş. O günlerde Düzenbaz Tanrı Hermes yine Medusa’nın yanına uğramış. Hermes, kendisinden özür dilemeye geldiğini ve onu öldürecek kişiye yardım edeceğini söylemiş. Ancak Medusa ve kışkırtıcı yılanları, Medusa’nın yenilmez olduğundan eminmiş. Çünkü bunu daha önce pek çok kişi denemiş. Fakat Hermes bu sefer o katilin başarılı olacağını söylemiş ve gitmeden önce de alaylı bir şekilde bebeğin adının ne olacağını sormuş. Ardından tüm taşlar yerine oturmuş. Poseidon’un Medusa’yı tecavüz ettiği gün, Medusa’nın rahmine bir bebek yerleşmiş meğer. Ve yılanlar onu resmen bu olan her şeyden habersiz kılmış; sadece Medusa’nın duymasını istedikleri şeyleri Medusa’nın zihnine aşılamışlar. Evet, Medusa’nın yılanların toksikliğini fark etmesi uzun zaman almış. Olanlardan habersiz Medusa, kendisini koruyamayacağının farkındaymış ancak çocuğunu ne pahasına olursa olsun korumaya karar vermiş ve çok uzaklara kaçıp saklanmış. O sıralar annesi gelip onu tekrar kışkırtmaya çalısşa da Medusa kabul etmemiş, tek isteği çocuğunu doğurmakmış.
Aradan geçen zamandan sonra Medusa’nın kellesi için büyük bir ödül belirlenmiş. Ödül, en korkak fanilerin bile Medusa’yı avlamayı düşünmesine yetecek kadar büyükmüş. Ancak bu görevin uğruna hepsi canından olmuş. Medusa’nın kellesi alınmalıyken, alınan kelleler onlarınki olmuş. Tehditlerin kendini belli ettiği bu dönemde Medusa için endişelenen ablaları onu bulmuşlar ve onu yarın öldürmeye gelecek olan Perseus adlı kahraman hakkında uyarmışlar. Hermes’in ona tıpkı kendisi gibi kanatlı sandaletler, Athena’nın ise birer kılıç ve kalkan hediye ettiğinden bahsetmişler. Medusa o an sonunun geldiğini anlamış ve ablalarından doğacak olan çocuğunu koruyacaklarına dair söz almış.
Doğumuna sayılı günler kalan Medusa’nın bir ziyaretçisi varmış: Perseus. Perseus aslında bu yolculuğa annesi için çıkmış, Seriphos Kralı Polydektes’in ilgisi Perseus’un annesi Danae’nin üzerindeymiş. Ama Perseus, annesini koruyacağına yemin etmiş; annesinin eskiden yaşadığı kötü şeyleri tekrar yaşamasını istememiş. Polydektes, Danae ile evlenmek istiyorsa önce Perseus’tan kurtulması gerektiğini biliyormuş. Ve bir gün Polydektes, Perseus’un yanına gelip eğer yılan saçlı Gorgon’un kafasını ona getirirse Perseus ve annesini sonsuza kadar rahat bırakacağına söz vermiş; işte Perseus’un Medusa’yı bulma hikayesi böyle başlamış. Ne kadar farklı görünseler de Medusa ile kaderleri çok benzeyen ve tecavüz sonucu doğmuş bir çocuk olan Perseus, Medusa’nın hamile olduğunu görünce onu öldürme fikrinden vazgeçmiş. Medusa “Sen benim kellemi istiyorsun ve ben de çocuğumun yaşamasını istiyorum. Çocuğumun doğumuna kadar bekle, sonra kellemi alabilirsin.” deyince Perseus ile bir anlaşma yapmışlar ve dostlukları böylece başlamış. Perseus, Medusa’nın hiç beklemediği bir şekilde ona çok iyi davranıyormuş.
O gece Perseus ve Medusa birbirlerine hayat hikayelerini anlatmışlar ve çok yakınlaşmışlar. Günü geldiğinde Medusa’nın ikiz erkek bebekleri olmuş. Perseus, Medusa’yı öldürmemek istemiş ama Athena Perseus’u birçok şey ile tehdit etmiş ve Athena’nın öfkesi bekledikçe artmış. Ayrıca Medusa da Perseus’u kellesini alması için zorlamış. Medusa son olarak Perseus’tan, öldükten sonra bebekleri kız kardeşlerine götürmesini istemiş. Ve ardından her ne kadar ikisi için de çok zor olsa da ölüm gelmiş. Perseus Medusa’nın kellesiyle yollara düşmüş. Yolda da hayatının aşkı ile tanışmış.
Medusa’yı öldürdüğü tüm kıtaya yayılan Perseus, kahraman ilan edilmiş. Şehirde olmadığı süre boyunca kralın annesini taciz ettiğini öğrenmiş ve vücudu olmasa bile gözleri hala işe yarayan Medusa’nın kellesini krala doğru tutup onu da taşa dönüştürmüş. Medusa’nın kellesine sonradan ne oldu derseniz, Athena onu dövdürüp kendine yeni bir kalkan yapmış. Öte yandan Medusa, ne kurban ne de katil olarak ölmüş; o, isminin de anlamına uygun olan hayatta kalan ve koruyucu olarak ölmüş. Bebeklerinin koruyucusu…
Tarih Medusa’nın ölümünü sıkıcı bir klişeye indirgedi: kahraman, canavarı katlediyor. Daha da kötüsü, verdiği sıkı mücadele gösterilmedi. Tarih, onun bu hayatta başarı olarak gördüğü tek şey olan oğullarını koruma hikayesini bile Medusa’nın başarısı olarak göstermedi. Çoğu yerde Perseus, Medusa’yı öldürdükten sonra Medusa’nın boynundan fışkıran iki kan damlasının gelişip oğulları Pegasus ve Chrysaor’a dönüştüğü söylendi. Medusa’nın iki çocuğu da ona zıt olarak mutlu ve önemli kişiler olarak tanındı. Perseus ve Medusa’nın anlaşması da tarihe geçmedi. Athena buna izin vermezdi; hem dünya da bunu kabul etmezdi. İnsanlar Medusa ve Perseus’un dostluğunu bilseydi, bu Athena’nın mirasını lekeleyebilirdi. Üstelik tarihin Medusa’nın hikayesini şu an olduğu şekilde anlatması daha münasipti, değil mi? Sonuçta kırılgan ataerki, erkekleri öldürebilen ve kendi kararlarını verebilen bir kadın canavarı kabul edemezdi. Gerçek şu ki, eninde sonunda dünya duymak istediğini duyacak; tarih, her zaman hatırlamak istediğini hatırlayacaktı. Ama Medusa’nın hikayesinin o istese veya istemese bile insanların doğası gereği kuşaktan kuşağa yalanlar ve doğrularla birlikte aktarılacağını artık kabullenmişti. Gerçekleri o biliyordu: hayatta kalan ve koruyucu.
Lina HAMİDİ ve Zeynep Ecrin TOPRAKÇI