Moleküler biyoloji günümüz dünyasının en korkulan bilim dallarının başında gelmektedir. Bunun sebebi belki de bilimin yeterince anlaşılmaması belki de fazla anlaşılmasıdır. Ancak kimsenin inkar edemeyeceği bir gerçek vardır ki o da moleküler biyolojinin ilgi çekici olduğudur. Bu yazımızda sizlere bu bilimin ilginç kullanım alanlarından iki tanesinden söz etmek istiyoruz.
MUMYALAMA
Mumyalar ve mumyalama denildiğinde çoğumuzun zihninde eski bir tapınakta ayaklarını sürüyerek yürüyen keten sargılı, canavarımsı, grotesk bir figür oluşur. Mumyalama, birçok insan için ölümü çağrıştırır. Gerçekten de onlarca yıldır mumyalar; korku filmlerine, oyunlara ve gotik romanlara konu oldu; gizli dini törenlerle ilişkilendirilerek halkın yoğun ilgisini çekti. Peki, bu mumyaların asıl hikayesi ne?
Mumya, çeşitli işlemler ile çürümesinin önüne geçilen cesettir. Mumyalama, antik dünyada çok tanrılı dinlerde büyük bir dini öneme sahipti ve genellikle mumyalayıcı adı verilen bir aile mesleği olarak bu beceriyi öğrenen yetenekli zanaatkar erkekler tarafından geleneksel olarak onurlu bir iş şeklinde yapılırdı. Mumyacıların çalışmaları özenli ve titiz olarak tanımlanırdı. Mumyalama, ölüleri kutsamanın ya da önemli bir dini inancı, özellikle ölümden sonra yaşam inancını, ifade etmenin bir yolu olarak uygulanırdı. Mumyalama ile ilgili ilk örnekler, Antik Mısır’da M.Ö. 15. yüzyılda bulundu. Her ne kadar ilk kalıntıların Mısırlılara ait olduğunu belirtilse de Çinliler, Kanarya Adaları’nın antik halkı Guançeler ve İnkalar da dahil olmak üzere Kolomb öncesi Güney toplumlarının çoğunda da mumyalama yöntemi kullanılıyordu.
Antik Mısır’da mumyalama, toplumun dini inançlarıyla iç içeydi. Berkeley, Kaliforniya Üniversitesi’nde Mısırbilimci ve Mısır papirüsünde, yani antik metinlerde uzman olan Rita Lucarelli, “Antik Mısırlılar öte dünya inancına takıntılıydı” diyor “Yani dünyadaki yaşamdan sonra başka bir yaşamın olduğuna inanıyorlardı.” Mısırlılar, ölülerinin ruhlarının öteki dünyada dirilip yeniden bedenlerine döneceklerine inandıklarından, bedenlerinin sağlam kalması amacıyla mumyalama işine büyük önem verirlerdi. Ayrıca antik Mısır’daki mumyalama işlemi genellikle kraliyet ailesi, soylu aileler, hükümet yetkilileri ve zenginler gibi toplumun seçkinleri için yapılıyordu. Uygulama pahalı olduğu için sıradan insanlar nadiren mumyalanıyordu.
Mumyaların bozulmadan kalmasının nedeni, içinde bulundukları ortamın, çürümeyi gerçekleştiren mikroorganizmaların yaşamasına izin vermemesidir. Ortam koşulları mikroorganizmaların yaşamasına elverişli olacak biçimde değiştiği zaman mumyalar çürümeye başlar. Mısır’da bulunan mumyaların en eskileri doğal yollarla oluşmuştur. Eski Mısır’da insanlar öldükten sonra çöl kumları içindeki mezarlara gömülüyordu. Çok sıcak ve kuru olan çöl kumları, suyun cesetlerden uzaklaşmasına neden olur ve böylece çürüme engellenerek mumyalar oluşurdu.
Eski Mısır’da kasıtlı mumyalamaların nasıl yapıldığı 1900’lü yılların başlarından itibaren yapılan bilimsel incelemeler sayesinde daha iyi anlaşılmaya başlandı. Tahnit denen bu mumyalama yönteminde bugün ayrıntılı olarak bilinmeyen ilaçlar kullanıldı. Ölülerin kalp ve böbrekleri dışında kalan iç organları ve beyin vücuttan çıkarılırdı. Özellikle kalp, hiçbir zaman vücuttan çıkarılmazdı, çünkü Mısırlılar kalbin aklı da içerdiği için, kişinin en önemli özelliği olduğuna inanıyordu. Beyin genelde burun deliklerinden sokulan kavisli bir metal alet kullanılarak çıkarılırken diğer organlar mide boyunca bir kesik atıldıktan sonra elle çıkarılıyordu. Boş kalan yerlere, vücut dikilmeden önce mürrüsafi ve Çin tarçını (kabuğunun kullanıldığı yaprak dökmeyen bir ağaç) gibi çeşitli hoş kokulu baharatlarla dolduruluyordu.
Mumyalar, ya taş lahitlere ya da çürümemesi için yağlanmış tahta tabutlara konulurdu. Mısırlılar, ilaç dışında, mumyalama işinde reçine, talaş, zift ve bez, sodyum karbonat ve yağ da kullandılar. Mısırlılar, insandan başka, kedi, köpek gibi hayvanları da mumyaladılar. Her ne kadar ilk kalıntıların Mısırlılara ait olduğunu belirtse de, Çinliler, Kanarya Adaları’nın antik halkı Guançeler ve İnkalar da dahil olmak üzere Kolomb öncesi Güney toplumlarının çoğunda da mumyalama yöntemi kullanılıyordu.
Roma’nın Mısır’ı yönettiği dördüncü yüzyıla gelindiğinde, Mısır mumyalama işlemi yavaş yavaş kayboldu. Hıristiyanlığın ortaya çıkmasıyla, mumyalama geleneği sona erdi. Bugün, çok nadir durumlar hariç mumyalama, unutulmuş bir sanat olarak kabul edilmektedir. Çoğu toplum bunu tuhaf ya da modası geçmiş bir uygulama olarak görüyor. Yine de, bu geleneğin yankıları, sevdiklerimizi onurlandırmak için ölüleri mumyalamadığımız modern cenaze evlerinde görülebilir.
KLONLAMA
Klonlama basit bir tanımla hücreleri, dokuları, genleri ve hayvanları gen kopyalama işlemiyle veya doğal olarak kopyalamaktır. Günümüzde klonlama teknolojilerinin en fazla memeli hayvanları kopyalayacak düzeye geldiği bilinmektedir. Peki bu ne kadar doğru bir bilgi? Ve eğer insan klonlama mümkünse bunun etkileri neler olacak?
Klonlamanın çok da uzun olmayan tarihine baktığımızda koyun Dolly’nin önemli bir dönüm noktası olduğunu söyleyebiliriz. Dolly, yetişkin bir somatik hücreden klonlanan ilk hayvandı. Dolly onu ne kadar annesi olarak görüyordu bilinmez ama oluşmasını sağlayan hücre başka bir koyunun meme dokusundan alınmıştı. Onu esas farklı kılan da buydu çünkü o zamana kadar ki klonlama çalışmalarında sadece embriyolardan alınmış hücreler kullanılmıştı. Böyle olunca da insanlar daha farklı sorular sormaya başladı.
Tedavi ve organ nakli çalışmalarını saymazsak insan klonlama günümüzde pek çok ülkede yasak. Yasak olmasının sebebini ise kolayca anlamak mümkün. Dinî endişeler, etik şüpheler, engelli birey oluşma ihtimali ve güvenlik endişeleri bunlardan sadece bazıları. Öte yandan Çin bu konuda daha rahat bir tutum izlemekte. Ülke, insan klonlamayı doğrudan yasaklayan bir yasaya sahip değil ve geçtiğimiz yıllarda maymun klonlamayı başaran ilk ülke ünvanını kazanmaları da birçok kişiyi şüpheye düşürdü. Daha önce de Doktor Severino Antinori’nin insan klonladığını söylemesiyle kamuoyu endişeye sürüklenmişti. Kendisi insan klonlamayı başarılı bir şekilde başardığını ve bu kişilerin yaşadığını iddia etse de şu an tahmin edildiği kadarıyla o ve ekibi sakat ve şekil bozukluğuna sahip insanlardan ileriye gidemediler. Ancak günümüzde bilimde ne kadar ilerlediğimizi de göz önüne alırsak insan klonlamanın hâlâ gerçekleşmediğini söylemek kendimizi kandırmak olacaktır. Ama asıl sormamız gereken şudur: Bundan korkmalı mıyız?
İnsan klonlamanın gerçekleştiğini varsayarsak öncelikli olarak bu konuda ne düşündüğümüze karar vermemiz gerekir. Büyük çoğunluğu oluşturan bir kesim, klonlamadan korkmakta ve net bir faydası olmadığı için insan klonlamayı gereksiz görmektedir. Yaşayan kişilerin klonlanması ve yetiştirilmesiyle toplum güvenliğini sarsma ihtimali -uzun süre klonun büyümesi gerektiğinden küçük bir ihtimal de olsa- var olan korkuların temelini oluşturuyor. Gereksiz bir çalışma olduğunun düşünülmesinin sebebini ise şu örnekle açıklayalım:
Önemli işlere imza atmış, sonrasında vefat etmiş bir bilim insanını klonladığımızı farz edelim. Bir şekilde kendisinin hücrelerine ulaşıp klon üretmeyi başarsak bile onunla tamamen aynı şartlarda yetişmesi mümkün olmayan bir çocuk, onunla aynı kişi olmayacaktır; aynı şeyleri düşünmeyecektir. Haliyle de bu çaba tabiri caizse işe yaramayacaktır.
Başka bir taraftan bakıldığında ise klonlamanın geleneksel üremeden daha mantıklı olduğunu veya kısırlık durumlarında kullanılabileceğini savunanlar da yok değil. Ebeveynlerin kendisine kısmen benzeyen bir çocuktansa genetik olarak onların kopyası olan bir çocuğa kendilerini daha yakın hissedebilecekleri ve bunun da toplumun temeli olan aileyi güçlendirebileceği de görece mantıklı bir varsayım. Ebeveynin klon çocuğa klon olması açısından bir baskı yapmadığı, ona ekstra roller yüklemediği veya onu tamamen kendisi olarak görmediği bir durumda bu mümkün olabilir. Ya da vefat eden bir bilim insanını klonlamayı başardığımızı tekrar varsayalım. Klon kişinin kendisi olmasa da insanlığa fayda sağlayacak, gelişime açık yetkin bir beyinle doğar. Bu da klonlamayı gerekli ve mantıklı kılar.
Dolly’nin klonlanmasında görev alan lan Wilmut’un “Eğer klon olsaydınız kendinizi nasıl hissederdiniz? Hiç düşündünüz mü? Bir klon olmak nasıl bir şeydir? İnsanlar anne ve babalarının genetik kopyaları olmak isterler mi? Ya da anne ve baba genetik kopyalarıyla normal bir ilişki içinde olabilir mi?” sözlerinin ışığında klonlamanın etkilerine bir de alışık olmadığımız bir taraftan bakalım: Klonların gözünden. Mesela, tamamen sağlıklı bir klon olarak dünyaya gelmeyi başardığınızı düşünün. Başka bir insanın kopyası olarak dünyaya geldiğinizi ve görevinizin sadece onun gibi olmak veya klonu olduğunuz kişiye organ sağlamak olduğunuzu hayal edin. Nancy Farmer, Akrebin Evi kitabında bu konuyu ana karakter Matt’in gözünden anlatıyor. Kitapta Matt bir taraftan sadece bir organ deposu olup olmadığını veya ego tatmin etmek için üretilip üretilmediğini anlamaya çalışırken bir yandan da çevresinden klon olduğu için aldığı tepkilerle yaşamaya çalışıyor ve okuyucu da Matt’in öyküsünü okurken klon üretmenin ne kadar büyük bir sorumluluk olduğunu ve klonun neler hissedebileceğinin farkına varıyor. Ve böylece kitap bize aynı soruyu tekrar sorduruyor: Bunlar insanların klonları yorumlama şeklinden doğan sorunlar mı? Zamanı geldiğinde bu sorunların önüne geçemez miyiz?
Lina HAMİDİ ve Elif Nisa AYDIN